Erişilebilirlik

Çeviköz: ‘ABD İle Türkiye’nin Diyaloğu Sürdürme Gayreti Önemli’


Çeviköz: ‘ABD İle Türkiye’nin Diyaloğu Sürdürme Gayreti Önemli’
lütfen bekleyin

No media source currently available

0:00 0:26:46 0:00

Türkiye’deki deneyimli diplomatlardan birisi olan Çeviköz, geçen ayki CHP 36. Olağan Kurultayı sonucunda Parti Meclisi (PM) üyeliğine seçilmesinin ardından Kemal Kılıçdaroğlu’nun yönetim ekibine dahil edildi. Çeviköz, CHP’de kamu diplomasisinden sorumlu olarak genel başkan yardımcılığına getirildi. Uzun yıllar Türk Dışişleri Bakanlığı bünyesinde görev alan Emekli Büyükelçi Çeviköz, CHP’deki görevi öncesinde de Türk dış politikası konusunda uzmanlığıyla tanınıyordu.

Amerika’nın Sesi’nin sorularını yanıtlayan Çeviköz, Türkiye’nin, ABD ve Rusya ilişkileri başta olmak üzere Suriye meselesi, Irak’a olası askeri operasyon ihtimali, Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik süreci ve CHP’nin dış politikaya bakışını değerlendirdi.

Çeviköz, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün de işaret ettiği üzere CHP olarak dış politikada barış odaklı hareket edilmesi gerektiği görüşünü paylaşırken, Türkiye’nin Batı ekseninden uzaklaştığı iddiasını da reddetti.

Ayrıca CHP’den söz edilirken “muhalefet partisi” ifadesi yerine “iktidar alternatifi” denilmesini daha doğru bulduğunu da söyleyen Çeviköz’ün dış politikaya ilişkin sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle oldu:

VOA: Türk – “Amerikan ilişkilerinde en son başlatılan müzakere süreci devam edecek mi ve sizce ilişkiler hangi yönde ilerleyecek?”

Ü. Çeviköz: “Her şeyden önce bir kere müzakere sürecine ABD ve Türkiye’nin kendilerini vakfetmeleri ve böyle bir kararlılık göstermeleri önemli. Ülkeler arasındaki ilişkiler mutlaka diyalogla yürütülmelidir. Sayın Mike Pompeo’nun bakan olarak atanmasından ve Rex Tillerson’ın bakanlık görevinden ayrılmasından sonra sürecin inkıtaa uğramasından biraz üzüntü duymuştum. Çünkü araya soğukluk girmesin de en kısa zamanda bu müzakereler devam etsin istemiştik. Türkiye ve ABD arasındaki ilişkiler uzun zamandan beri inişli çıkışlı bir seyir izliyor. Bu aslında Irak’a yapılan müdahaleden itibaren böyle bir şey gelişim gösterdi. Sayın Obama’nın başkan olduğu sıralarda ilişkileri düzeltmek için önemli bir takım adımlar atıldı. Ancak iki ülke arasında ciddi bir güven eksikliği var. Bu güven eksikliği de karşılıklı olarak diyaloğu biraz zora sokuyor. Dışişleri Bakanlığı’ndan Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Ümit Yalçın’ın ABD’ye yapacakları ziyaret ve aynı zamanda ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan Tina Kaidanow da Ankara'da temaslarda bulunacak. Bu iki temas bir şekilde diyaloğu sürdürmek açısından önemli. Tabii önemli konular görüşülecek, her şeyden evvel Suriye’deki durum, Menbiç için olası bir değerlendirme. Burada hemen ve çok kısa bir şekilde bir sonuç alınabileceği düşüncesinde değilim ama önemli olan diyaloğun sürdürmesi için iki tarafın da gayret göstermesi.

“ABD’nin güven kaybı ‘eğit-donat’ ile yaşandı”

VOA: Türk tarafı, ABD tarafını özellikle PKK bağlantılı Suriye’deki PYD-YPG’ye yardım etmesi nedeniyle eleştiriyor. Peki bu güven bunalımında sizce ABD’nin, Türkiye’ye olan güveni hangi noktada kayboldu? ABD, neden güvenini yitirdi ve mesela Rakka Operasyonu’nu neden Türkiye ile birlikte yapmadı?

Ü.Çeviköz: Türkiye ve ABD arasındaki güven eksikliğinin 2003 yılından itibaren başladığı düşüncesindeyim. Biraz evvel de anlattığım gibi 2003 yılından 2012 yılına kadar geçen dönemde bu güven eksikliğini aşabilmek için iki taraf da karşılıklı olarak çok ciddi çabalar gösterdiler. Ancak Suriye problematiği başladıktan sonra Türkiye ile ABD arasında farklı bir görüş olduğu ortaya çıktı. Suriye problemi konusunda önce belki bütün uluslararası toplum sorunun Beşar Esat’dan kaynaklandığı düşüncesinde birleşti. Fakat çabuk müdahale edilmemesi çok kısa zamanda Suriye’nin uluslararası terör örgütlerinin bir yuvası haline dönüşmesine yol açtı. Bunun üzerine uluslararası toplum, başta ABD olmak üzere öncelikli olarak IŞİD ile mücadeleyi ve Suriye’den terörün temizlenmesini bir gündem maddesi olarak kabul etti. Ancak orada Türkiye o kadar çabuk bir değişim gösteremedi ve IŞİD’i açıkçası bir numaralı problem olarak görmek yerine Beşar Esat’ın ve rejiminin Suriye’deki bir numaralı problem olmaya devam ettiğinde ısrarcı oldu. İşte oradan itibaren ABD ve Türkiye arasında bir görüş ayrılığı başlamıştır. Sonrasında IŞİD ile mücadelede bir takım denemeler oldu. Örneğin ‘eğit-donat’ faaliyetinde Türkiye ile ABD birlikte çalıştı. Hatta Türkiye topraklarında bazı Suriyeli muhalif unsurların eğitilmesi, silahla donatılması için ve eğitiminde bitirdikten sonra Suriye topraklarına gönderilerek IŞİD ile mücadelede onlardan yararlanılması düşünüldü. Ancak ‘eğit-donat programı’ çok çabuk şekilde bozuldu. Umut edilenden daha az kişiye eğitim sağlanabildi ve o az sayıdaki unsurlardan bir kısmı Suriye topraklarına geçer geçmez kaçtı, silahlarını bıraktı, bir kısmı IŞİD’e katıldı. Bu da ABD tarafında IŞİD’e karşı mücadelede Türkiye’nin önerdiği ve desteklediği Suriyeli muhalif gruplarla birlikte çalışılamayacağı sonucuna varılmasına yol açtı. O andan itibaren ABD, IŞİD’e karşı mücadelede kendine bir ortak aramaya başlayarak, yerel bakımdan güçlü olduğuna ve böyle bir deneyimde çok yararlı olabileceğini inandığı PYD-YPG ile işbirliğini tercih etti. İşte bu Türkiye ile ABD arasında Suriye problematiği bağlamında yeni bir kırılma noktası yaratmıştır. O andan itibaren Türkiye, PKK’nın uzantısı olduğunu düşündüğü PYD-YPG ile ABD’nin böyle bir birlikte çalışma ortamına girmesini bir numaralı sorun olarak görmüştür. Suriye nedeniyle Türkiye’yle ABD arasında ‘güven eksikliği’ de buna bağlıdır.”

“Rusya ile yakınlaşma Suriye’deki çıkarlarla ilgili eksen kayması değil”

VOA: “Suriye meselesinde Türkiye şu anki süreçte Rusya’yla daha yakın hareket ediyor. Rusya ve İran ile oluşturulmuş Astana Süreci var. Türkiye’ye yönelik NATO üyesi olmasına rağmen Rusya ile yakınlaşması nedeniyle yapılan eleştirileri siz nasıl yorumluyorsunuz? Türkiye’nin pozisyonunda iddia edildiği gibi NATO üyeliğine rağmen bir eksen değişikliği mi var?”

Ü.Çeviköz: “Bunu eksen değişikliği olarak yorumlamak gerekir. Çünkü bu koşulların gereği ve ihtiyaçlardan kaynaklanan bir ortak davranış ve ortak anlayış şeklinde yorumlanmalı. Her şeyden önce de İran ve Rusya’nın Suriye’deki planlarıyla Türkiye’nin Suriye’nin geleceği hakkındaki düşünceleri birbirleriyle örtüşmüyor. O bakımdan aralarında aslında çok ciddi görüş farklılıkları var. Örneğin, Türkiye, Esat rejiminin Suriye’de devam etmemesi ve hatta geçiş döneminde dahi Esat rejiminin bulunmaması gerektiğinde halen ısrar ediyor ve bunu savunuyor. Halbuki Rusya ve İran’ın en azından geçiş döneminde Esat’ın devam etmesi gerektiğini düşündüklerini gibi İran daha da ileri şekilde Esat rejiminin asla değişmesine ihtiyaç olmadığını söylüyor.

Rusya ile Türkiye arasında ortak anlayış arayışı ise başka nedenlerden ortaya çıkmıştır. Türkiye, Suriye problematiğinde Batılı müttefiklerinden umduğunu desteği bulamayınca bu defa Cenevre’deki barış görüşmelerine yardımcı olmak maksadıyla muhalefet ile Şam rejiminin bir araya gelmesine yardımcı olacak süreci başlatmak gerektiğini düşünmüştür. İşte Rusya ile Türkiye’yi de bir araya getiren Astana Süreci böyle başlamıştır. 2017 yılında başlayan Astana sürecindeki esas gayet Suriye muhalefeti ile Esat rejimi arasında konuşma platformu oluşturmaktır. Bunun ileriye dönük olarak Cenevre’deki barış görüşmelerine katkısı bulunması umut edilmektedir. Burada her iki taraf da birbirine ihtiyaç duyuyor. Çünkü Rusya biliyor ki Suriye’deki muhalif unsurlar siyasi bakımdan en çok Türkiye ile iyi geçindi ve Türkiye ile iletişimleri sayesinde belirli bir anlayışa doğru gidilmesi mümkün. Türkiye de, Suriye’de rejimle görüşülmesi için en etkili aktör Rusya’dır. Dolayısıyla iki taraf da aslında bir çıkar birliği oluşturmuştur. Dolayısıyla mevcut durumu Suriye bağlamında yakınlaşma olarak görmek gerekir. Bunu Türkiye’nin genel olarak NATO ile ilişkilerini zayıflatan bir gelişme olarak görmemek ve Türkiye’nin bir eksen değişikliğine doğru gittiği, Türkiye’nin NATO ittifakından uzaklaşarak Rusya ile yeni bir ittifak arayışında olduğu şeklinde yorumlamamak gerekir. Ancak tabii Türkiye’nin NATO ile ilişkilerini etkileyen başka gelişmeler vardır. Örneğin Türkiye’nin füze savunma sistemi olarak Rusya’dan S-400’leri alma girişimi. Bu konuda NATO’daki müttefiklerimiz ve ABD ciddi endişeler duymaktadırlar.”

“Suriye’de çözüm için 20-25 yıllık çabadan söz ediliyor”

VOA: “Suriye’de çözüme gidebileceğinden siz umutlu musunuz ya da Suriye’de belirli bir iyileşme noktasına gelinmesi konusunda beklentiniz nedir?”

Ü. Çeviköz: “Suriye çok kolay çözülebilecek bir sorun değil ve önümüzdeki uzun yıllar boyunca Suriye’deki bu kaos ortamıyla bir arada yaşamayı kabul etmek zorundayız. Çünkü Suriye’de birden fazla aktör olduğu gibi Suriye’nin kendi iç dinamikleri de çok değişken. Suriye muhalefetinde bir bütünlük yoktur, muhalefet içerisinde cihatçı unsurlar ve ılımlı muhalif kesimler Suriye’nin geleceği konusunda farklı planlara sahiptir. Suriye’deki Kürtlerin kendileriyle ilgili bir gelecek tasavvurları vardır. Keza rejim de bazı düşüncelerini koruyor Dolayısıyla hepsini birden bir ortak anlayışa getirmenin zaman alacağı belli. Öte yandan Suriye’ye müdahil olan dış aktörler de var. Bunlar sadece devlet aktörleri veya uluslararası kuruluşlar değil aynı zamanda hükümet/devlet dışı birtakım kuruluşlar ve bunlar arasında terör örgütleri de var. Dolayısıyla Suriye’de çok faktörlü bir dengesizlik var. Mesela 2010 yılındaki Suriye’nin Gayri Safi Yurtiçi Hasılası düşünüldüğünde bugünkü durumu yeniden 2010’daki seviyesine dönüştürmek için 20 - 25 yıllık bir çaba ve 300 milyar dolarlık yatırıma ihtiyaç olduğu söyleniyor. Bu bakımdan Suriye’deki problemin çözümü çok kolay olmayacak.”

“Türkiye için en yararlısı Eurosam füze sistemi olabilir”

VOA: “Türkiye’nin bir yandan S-400 satın alımında ısrarlı tutumunu ve bir yandan ABD’den Patriot füze sistemini almak üzere görüşmelere devam edildiği açıklamalarını siz nasıl görüyorsunuz?”

Ü. Çeviköz: “Bu konuyu Türkiye’nin hava savunma meselesi olarak ele almakta yarar var. Hava savunması açısından Türkiye çağın gerisinde kalacak bir gelişme gösterdi. Çünkü şu anda Türkiye’nin hava savunması sadece uçaklara ve yerden havaya atılan kısa menzilli füzelere dayalı olarak sürdürülüyor. Halbuki teknoloji çok ilerledi. Türkiye de uzun zamandan beri arayış içerisinde. Bu arayışında Türkiye öncelikle NATO içindeki müttefikleriyle hava savunma sistemleriyle ilgili görüşmelere başladı. Ancak Türkiye’nin aynı zamanda böyle bir sistemi sadece kendi topraklarında başka taraftan getirerek sanki kiralanmış gibi konuşlandırmak yerine bunları üreterek bir yandan da savunma sanayisini güçlendirme hedefi var. En güncel sistem olarak Patriot konusunda Batılı müttefiklerimiz ile müzakerelerde böyle bir teknoloji transferi ve ortak üretim anlayışı ortaya çıkmayınca bu defa Türkiye yeni kaynaklar arayışına girişti. Önce Çin modeli denendi ve şimdi de S-400’lerle ilgili olarak bir çalışma yapılıyor. Ancak Türkiye’nin ne Çin ne Rusya’dan alabileceği sistemde ne ortak üretim ne de teknoloji transferi söz konusu olmadığı da ortaya çıktı. Şimdi Türkiye, hava savunması için en etkin füze sistemi hangisi arayışında. O yüzden sadece S-400 müzakeresi yapılmıyor bunun yanı sıra ABD ile Patriot müzakeresi sürüyor. Yine Fransa - İtalya ortak yapımı olan Eurosam projesi de gündemde. Eurosam aslında diğerlerine kıyasla teknolojik bakımdan daha yeni olduğu için ileriye dönük daha vizyoner bir proje olarak görünüyor. ası bu üç sistemle ilgili müzakereyi hep birlikte eş zamanlı olarak sürdürüyor olmamızın Türkiye’nin eş zamanlı olarak bu üç sistemle ilgili müzakere yürütmesiyle ileriye dönük atılım sağlayacağını düşünüyorum. Bunlar içerisinde bize en yararlı olanı ise kişisel kanaatimce Eurosam projesi olarak görüyorum.”

“Türkiye Kopenhag kriterlerine geri dönerse AB üyeliği hızlanabilir”

VOA: “AB ile ilişkilere bakıldığında ise; Türkiye kamuoyunda “AB’nin Ankara’nın üyeliğine asla izin vermeyeceği, oyalama yapıldığı” algısı pekişiyor görünüyor. AB tarafında ise olağanüstü hal (OHAL) eleştirisi var. Tabloyu siz nasıl görüyorsunuz?

Ü. Çeviköz: “Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişki 1963 yılındaki Ankara Anlaşması’ndan itibaren ele alındığında şimdiye kadar görülmemiş uzun bir süreç. Hiçbir AB’ye üye olan ülke böyle uzun bir süreçten geçmedi. Bu süreçte hızla ilerleme sağlanan dönemler de oldu. AB de Türkiye hatalar yaptı. Türkiye gerekli uyum yasalarına hazırlamakta gecikti. Bazı AB ülkeleri de Türkiye’nin üyeliğini çok gönüllü olarak istemedikleri için bazı konjonktürel gelişmeleri bahane ederek ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin AB üyesi olmasından itibaren onun arkasına sığınarak Türkiye ile müzakerelerin yavaşlamasına yol açtılar. Bu uzun süreç, Türkiye için hak edilmemiş bir sonuç doğurdu.

Son yıllarda ise AB’den Türkiye’ye yönelik demokratik değerlerden uzaklaşması nedeniyle eleştiriler de arttı. Türkiye son yıllarda maalesef hukuk devleti açısından gerek yargı bağımsızlığı gerek demokratik hak ve özgürlükler bakımından gerekse basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü bakımından çok ciddi gerilemeler ile karşı karşıya kaldı. Bu da Türkiye’nin, AB değerleri olarak Kopenhag kriterlerine ulaştıktan sonra üyelik sürecinde hızlanma sağlanacağı düşüncesini azalttı. Bugün de Avrupa’nın Türkiye’ye yöneltilen eleştirilerde de Kopenhag kriterlerinden iyice uzaklaşması ön planda.

Türkiye kamuoyunda ise, AB üyeliğine ilişkin olumsuz bir kanaat var. Ama eğer Türkiye, AB’nin beklediği demokratik ilkelere ve normlara uyum sağlarsa bu süreç yeniden hızlanabilir ve pekala da Türkiye’nin AB üyesi olması sağlanabilir. Ama bununla ilgili ümitleri azaltan gelişmeler yaşıyoruz. Türkiye’nin OHAL uygulamasını derhal kaldırması, kısıtlanmış birtakım demokratik hak ve özgürlüklerin en ivedi şekilde yeniden serbestleştirmesi gerekiyor. Bu olduktan sonra Türkiye’nin her şeyden önce bir kere AB üyesi olması için değil kendi yurttaşlarının hak ettiği bir yaşam biçimi olarak bunları sağlaması gerekiyor. Bunları sağladıktan sonra AB’nin Türkiye’yi üye olarak almayı reddetmesi zorlaşacaktır.”

“CHP’ye muhalefet partisi değil iktidar alternatifi diyelim”

VOA: “CHP yani Türkiye’nin ana muhalefet partisi gözlüğüyle baktığınızda Türk dış politikasında gördüğünüz yanlışlıklar neler?”

Ü. Çeviköz: Ben açıkçası ne ülke içerisinde de ne uluslararası kamuoyunda Cumhuriyet Halk Partisi’nin ‘ana muhalefet partisi’ olarak görülmesini istemiyorum. Muhalefet kelimesi iktidar tarafından CHP’nin üzerine sanki uygulanan her politikaya mutlaka bir kulp takılmasıyla muhalefet göstermek şeklinde takdim ediliyor. Halbuki CHP, bir iktidar alternatifidir. CHP, cumhurun ta kendisidir. CHP, cumhuriyeti kuran parti dolayısıyla her zaman için hükümete alternatif ve iktidar hedefi güden bir siyasi parti olmuştur. Dolayısıyla CHP’nin önerileri ister iç politika ile ilgili olsun ister dış politika ile ilgili olsun muhalefet yapmak maksadıyla değil doğruları ne olduğunu göstermek ve iktidar olduğu zaman da uygulanacak olan doğruları tanımlamak maksadıyla geliştirilmiş politikalardır

“CHP’nin dış politikası Atatürk’ün barış mesajına dayanıyor”

CHP olarak böyle baktığımızda dış politika açısından son yıllarda Türkiye’nin çok ciddi yanlışlar ve hatta hatalar yaptığını görüyoruz. Bu noktada, Türkiye’nin Ortadoğu ile ilgili kaybetmiş olduğu tarafsızlığından mı söz edelim? Suriye’de uygulanan politikaların yanlışlığından mı söz edelim? Türkiye bugün Suriye’de atılan adımların yanlışlığı sonucu mevcut sıkıntıyla karşı karşıyadır. Türkiye’nin bugün Suriye’ye hiçbir şekilde askeri müdahalede bulunması gerekmeyebilirdi. Türkiye, eğer diplomasiyi iyi kullanabilmiş ve insan – barış odaklı bir dış politikayı gütmüş olsaydı, tarafsızlığını yitirmeseydi, dengelere dikkat etseydi ve Suriye problemi çözümünde bütün aktörlere eşit mesafede durup diyaloğunu kaybetmeseydi belki de Suriye problemi bu kadar büyümeyebilirdi.

Türkiye’nin önünde dış politika açısından çok ciddi bir şekilde değişmesi gerekenler var. CHP’nin sıklıkla vurguladığı üzere Mustafa Kemal Atatürk’ün dış politikayla ilgili bence iki tane önemli mesajı vardır. Birisi elbette ‘Yurtta barış cihanda barış’ ifadesi. CHP’nin de dış politikada en önemli ilkesi budur. Yine Mustafa Kemal Atatürk’ün en önemli değil dünya barışına katkısı Anzak annelerine yazmış olduğu mektuptur. Savaş sonucunda hayatını kaybetmiş olan insanları yabancı bir ülke topraklarında bağrına basma mesajını veren ve belki de dünyada şimdiye değin bir asker tarafından hiç örneği görülmemiş derece kuvvetli bir barış mesajıdır. CHP’nin dış politika vizyonu işte bu Atatürk’ün mesajları ve ilkelerine dayanır.

XS
SM
MD
LG