Erişilebilirlik

Beş Ayın Sonunda Corona Virüsünü Ne Kadar Tanıyoruz? 


Dünya genelinde 3 milyondan fazla kişi hastalandı, 210 binden fazla kişi hayatını kaybetti. Doktorlar ve araştırmacıların yoğun çabaları ve teknolojinin nimetlerine rağmen, Corona virüsüne ilişkin bilinenler hala dev bir buzdağının sadece görünen kısmı. VOA Türkçe Çin’de ilk vakanın görülmesinden bu yana virüsün “bilinen bilinmeyenlerini” derledi.

Askeri terminolojide “savaşın getirdiği sis perdesi” olarak çevrilebilecek “fog of war” ifadesi, savaş koşullarında karşı tarafın askeri kapasitesine ilişkin belirsizliğin düşmana karşı strateji geliştirilmesini zorlaştırması anlamını taşır. Bu belirsizlik içinde savaşan tarafların önünü görememesini ifade eder.

Bilim dünyasının beş aydır Corona virüsü ve onun yol açtığı Covid-19 adlı düşmana karşı verdiği savaşta da işte bu sis perdesi var. İki aylık bir süreçte “maske takmak gereksiz” noktasından, “maskesiz dışarı çıkmayın” uyarılarına, “solunum cihazları yetmiyor” paniğinden, hastaların yataklarında yüzü koyun yatırılarak solunumun rahatlatıldığı günlere gelindi.

Pek çok ülkede yoğun bakımlardaki hasta sayısında düşüş gözlemlense de, salgınla mücadelede “savaşın getirdiği sis perdesi” henüz kalkmadı. İlk vakanın üzerinden beş ay geçmesine karşın, virüse dair bilinenler bilinmeyenlerin yanında devede kulak kalıyor. Virüse karşı denenen her ilaçta ya da her aşı çalışmasında bilim dünyasının temkinli davranması bu nedenle şaşırtıcı değil.

"Bilinen bilinmeyenler"

ABD’nin Irak işgali dönemindeki Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in 2002’de, Saddam Hüseyin hükümetinin terör örgütlerine kitle imha silahları sağladığına ilişkin delil eksikliğine değinirken söylediği meşhur sözünü Corona virüsüne uyarlamak da mümkün: “Bilinen bilinenler yani bildiğimizi bildiğimiz şeyler vardır. Bir de bilinen bilinmeyenler var. Yani bilmediğimiz bazı şeylerin olduğu gerçeği. Ama bir de bilinmeyen bilinmeyenler var. Bilmediğimizi bilmediğimiz şeyler.”

Pek çok uzmana göre, Corona virüsüne ilişkin bilimsel araştırmalarda gelinen noktada, “bilinen bilinmeyenler” çok fazla. Science dergisinde, Nisan ayının ikinci yarısında yayımlanan makaleler, Corona virüsüyle ilgili bilginin hala ne kadar sınırlı olduğunu, araştırmacıların her gün virüsle ilgili yeni şeyler öğrendiğini ortaya koyuyor.

Washington Post, New York Post ve New York Times gibi ABD gazetelerinin de haberleştirdiği makalelerden biri, 17 Nisan’da yayımlandı. Makale, ‘’Corona virüsü nasıl öldürüyor? Doktorlar insan bedeninde baştan ayağa şiddetli bir saldırının izini sürüyor’’ başlığını taşıyordu.

Science dergisi, “Her hafta 1.000’den fazla makale yayımlanmasına rağmen, net bir resim hala yok. Virüs insanlığın bugüne kadar gördüğü hiçbir patojen gibi hareket etmiyor” değerlendirmesinde bulunuyor.

1. Virüs hangi organları etkiliyor ve nasıl öldürüyor?

Corona virüsünün yol açtığı Covid-19 hastalığında asıl odak noktası akciğerler olsa da, virüsün etkisi kalp, kan damarları, böbrekler ve hatta beyne kadar ulaşabiliyor. Science dergisinde görüşlerine yer verilen ve Covid-19 hastalığına ilişkin klinik veri toplanması çabalarına öncülük eden Yale Üniversitesi’nden kardiyolog Harlan Krumholz, “Hastalık yıkıcı sonuçlar doğurarak vücuttaki her şeye saldırabilir. Nefes kesen ve aciz bırakan bir vahşeti var” diyor. Virüsün organlardaki etkisi şu şekilde anlatılıyor:

Beyin: Bazı hastaların felç veya nöbet geçirdiği, bazı hastalarda beyin iltihabı görüldüğü belirtiliyor. Doktorlar bunların hangilerinin sebebinin doğrudan virüs olduğunu anlamaya çalışıyor.

Akciğer: Bağışıklık sistemi hücreleri, iltihaplanmış alveol yani hava keseciklerinde birikiyor. Hava keseciklerinin çeperleri virüsün saldırısıyla çöküyor. Oksijen alımı azalıyor. Hasta öksürmeye başlıyor, soluk alıp vermek güçleşiyor.

Kalp ve kan damarları: Virüs hücreye kan damarları dahil olmak üzere ACE2 adı verilen enzime tutunarak giriyor. Enfeksiyon kan pıhtısı, kalp krizi ya da kalp kaslarında iltihaplanmayı da tetikleyebiliyor.

Karaciğer: Hastaneye kaldırılan hastaların neredeyse yarısında, karaciğerin işlevini yerine getirmekte zorlandığını gösteren enzim değerleri gözlemleniyor. Aşırı çalışan bir bağışıklık sistemi ve virüsle mücadele için verilen ilaçların hasara yol açıyor olması olası.

Böbrek: Ağır vakalarda böbrek hasarı sık görülüyor. Bu durum can kaybı ihtimalini arttırıyor. Virüs böbreklere doğrudan saldırıyor da olabilir veya böbrekteki hasar tansiyonun yükselmesi gibi bünyeyi etkileyen vakaların bir parçası da olabilir.

Bağırsak: Biyopsi verileri virüsün, ACE2 enzimleri açısından zengin olan alt sindirim sistemini enfekte edebileceğini gösteriyor. Hastaların yüzde 20’sinde ya da daha fazlasında ishal görülüyor.

2. Virüsün belirti yelpazesi nasıl bu kadar geniş olabiliyor?

Salgın başladığından bu yana ateş, kuru öksürük, soluk alıp vermede zorlanma sık görülen belirtileri arasında yer aldı.

Ateş: ABD’de Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezleri’ne (CDC) göre yüksek ateş hastalığın bir numaralı belirtilerinden. Yetkililer salgının ilk dönemlerinde bu belirtiden o kadar emindi ki, Amerikan Tıp Derneği Dergisi’ne göre, ateşi olmayan hastalar haftalarca test merkezlerinden geri çevrildi. Oysa New York eyaletinde hastaların yüzde 70’inde ateş görülmemişti.

Öksürük: Son birkaç ay içinde gelen verilere göre, öksürük ateşe kıyasla daha yaygın bir belirti. Hastaların yüzde 68 ila 83’ünde öksürük görülüyor. Yani durumu hastaneye kaldırılacak kadar ağır olan 10 hastanın 3’ünde öksürük görülmeyebiliyor.

Solunum zorluğu: Hastaların yüzde 11 ila 40’ında görülüyor. Bu da hastaneye kaldırılan hastaların çoğunda soluk alıp vermede zorlanmanın görülmeyebileceği anlamına geliyor. Hastalarda görülme oranı daha düşük olan diğer belirtilere göre, solunum zorluğu daha yaygın bir belirti. Baş ağrısı görülen hastaların oranı yüzde 8 ila14, mide bulantısı ve ishalin görüldüğü hastaların oranı da yüzde 3 ila 17.

Bu oranlarda aralıkların çok geniş olması ise, hastalığın kendisini gösterme şeklinin hasta gruplarına, hastaneye göre değiştiğini gösteriyor. Bu da bazı doktorları virüsün tıpkı AIDS hastalığına yol açan HIV’de olduğu gibi bağışıklık sistemine saldırma ihtimalinin bulunduğunu düşünmeye sevk ediyor. Bazı doktorlarsa hastalığın, bağışıklık sisteminin aşırı faaliyete geçmesi sonucu “sitokin fırtınası” adı verilen tam tersi bir tepkiyi tetiklediğini gözlemliyor.

3. Hastalığın soluk alıp verme, akciğer fonksiyonu ve kandaki oksijen seviyesi ile ilişkisi ne?

Corona hastalarını tedavi eden doktorlara göre, kandaki oksijen seviyeleri öldürücü düzeyde düşük olmasına rağmen, çok sayıda hasta iyi görünüyordu. Hastaların hızla entübe edilerek suni solunum cihazına bağlanması yönteminin sorgulanmasına yol açan sebeplerden biri buydu. New York’ta suni solunum cihazına bağlanan hastaların yüzde 88’i, Çin’de de yüzde 86’sı hayatını kaybetmişti.

20 Nisan’da New York Times’a, bir sonraki hafta da Reuters haber ajansına suni solunum cihazlarının kullanımının sorgulanması kapsamında tespitlerini anlatan acil servis doktoru Richard Levitan, kandaki oksijen seviyesi aşırı düşük olmasına rağmen iyi görünen hastaların bu durumunu “sinsi hipoksi” ile açıklıyordu. Hipokside akciğerlerdeki hava kesecikleri sönüyor, ancak Covid-19 hastalığında model olarak alınan zatürrede olduğu gibi sıvıyla dolan akciğer esnekliğini kaybederek sertleşmiyordu.

Bu durum, başlangıçta tipik bir solunum rahatsızlığının özelliklerini taşıyan ancak daha bulaşıcı ve öldürücü olarak tanımlanan bu hastalıkta virüsün başka organları da hedef aldığı olasılığını gündeme getirdi.

4. Bazı hastaların inme geçirmesinin sebebi virüsün kanda pıhtıya yol açması mı?

Washington Post’ta 20 Nisan’da yer alan haberde dile getirilen teorilerden biri, Corona virüsünün kanda daha fazla pıhtıya yol açmasıydı. Bazı hastaların otopsi sonuçları, akciğerlerin yüzlerce küçük kan pıhtısıyla dolu olduğunu gösteriyordu. Uzmanlara göre, “Daha büyük bir pıhtıdan kopan pıhtı parçalarının beyin ya da kalbe giderek inme ya da kalp krizine yol açma ihtimali bulunuyordu.

Genç ve orta yaşlı olan ve neredeyse hiç belirti göstermeyen bazı Corona hastaları inme geçirerek ölüyordu. Örneğin kronik bir rahatsızlığı bulunmayan ve hiç ilaç kullanmayan erkek bir hasta, evde aniden konuşmakta ve vücudunun sağ tarafını hareket ettirmekte güçlük çekmeye başladığını söylüyordu. 44 yaşındaki hastanın görüntülü tomografisinde, beynin sol tarafında büyük bir tıkanıklık tespit edildi. Normalde beyinde bu boyutta bir tıkanıklık 70 yaş üstünde görülüyordu.

Ancak tek anormal durum hastanın yaşı değildi. Uzmanlar pıhtıyı çıkarmaya çalışırken daha önce hiç görmedikleri bir durum gözlemlediler. İğne benzeri bir gereçle pıhtıyı çıkarmaya çalışırken, pıhtının etrafında o anda yeni pıhtıların oluşmaya başladığını gördüler.

5. Bazı Corona hastalarında böbrekler neden hasar görüyor?

Hastalıkta asıl mücadele sahası akciğer olsa da, virüsün böbreğe saldırma ihtimali üzerinde de duruluyor. Science dergisine konuşan Çin’in Suzhou Bilim Akademisi’nde görevli Hongbo Jia, tıpkı gerçek bir savaş meydanında olduğu gibi, “İki cephe aynı anda saldırıya uğrarsa, her iki cephede de durum kötüleşiyor” diyor.

Yapılan otopsilerde, böbrekleri en ince ayrıntısına kadar gösteren mikrograflarda virüs parçacıklarının olduğu görüldü. Uzmanlara göre bu, böbreklerin doğrudan virüsün saldırısının hedefi olmuş olabileceğinin göstergesi olabilir.

Bazı uzmanlara göre, böbreklerdeki hasar virüse karşı verilen mücadelenin zaiyatı da olabilir. Suni solunum cihazlarının ve Corona hastalarında deneysel amaçlı olarak kullanılan antiviral ilaç bileşenlerinin böbrek hasarı riskini arttırdığı belirtiliyor. Uzmanlar, sitokin fırtınasının böbreklere kan akışını ciddi ölçüde azaltabildiğine ve bunun böbrekte ölümle sonuçlanabilecek hasar bırakabileceğine dikkat çekiyor. Diyabet gibi kronik rahatsızlıklar böbrek hasarı ihtimalini de güçlendirebiliyor.

6. Virüse yakalanıp iyileşenler bağışıklık kazanıyor mu?

Bu sorunun yanıtı tam olarak bilinmiyor. Bazı Corona hastalarının iyileştikten sonra da testlerinin pozitif çıktığı gözlemlenmişti. Nisan ayı ortalarında VOA Türkçe’nin röportaj yaptığı California Üniversitesi Öğretim Üyesi Jonna Mazet bu durumu “Nasıl her bünye virüse farklı tepki veriyorsa, virüsü bulaştırma süresi de kişiden kişiye değişiyor” sözleriyle değerlendirmişti.

Bazı uzmanlar, kişinin kronik rahatsızlığı olup olmadığının ya da hastanın daha önce organ nakli olduğu için bağışıklığı baskılayıcı ilaç kullanıp kullanmamasının da etkili olabileceğini belirtiyor. Bu vakaları hatırlatan uzmanlar, Corona teşhisi konulan bir kişinin iyileştikten sonra virüsü bir başkasına bulaştırma riskinin en aza indirilmesi için en az iki testin peş peşe negatif çıkmış olması gerektiğine dikkat çekiyor.

7. İyileşen hastanın yeniden enfekte olması mümkün mü?

11 Nisan’da VOA Türkçe’ye röportaj veren Global Virome Project’ten Dr. Dennis Carroll, hastalığı geçiren kişilerin virüse karşı doğal bağışıklık kazandığının henüz kanıtlanmadığını, kanıtlansa da bu bağışıklığın ne kadar süreceğinin bilinmediğini söylemişti. Bazı uzmanlar, düşük de olsa kişinin yeniden enfekte olma ihtimalinin bulunduğunu dile getiriyor.

Salgın sonrası toplumsal hayata aşamalı dönüş kapsamında bazı ülkelerin hastalığı geçirmiş olan kişilere “bağışıklık pasaportu” ya da “bulaştırma riski taşımamaktadır sertifikası” verilmesi seçeneklerini değerlendirdiği bir dönemde, konuya ilişkin en son açıklama Dünya Sağlık Örgütü’nden geldi. 25 Nisan tarihli açıklamada, “İyileşen ve vücudunda antikor olan Corona hastalarının yeniden enfekte olamayacağına dair kanıt yok” denildi.

8. Virüse karşı etkili bir tedavi yöntemi var mı?

Henüz Corona virüsüne karşı etkili olduğu bilimsel araştırmalarla kesin olarak kanıtlanmış hiçbir ilaç ya da tedavi yok. Sıtma ilacı olarak bilinen ve pek çok ülkede Corona hastaları üzerinde deneysel amaçlı kullanılan hidroksiklorokinin virüse karşı etkili olmadığı belirlendi.

ABD’de bazı Corona hastalarında denenen daha önce Ebola ile mücadelede kullanılan remdesivir adlı ilacın virüse karşı etkili olup olmadığına ilişkin nihai verilerse yayınlanmış değil. ABD’de Pepcid adlı mide ilacının içindeki etken madde olan famotidinin virüse karşı etkili olup olmadığı ise araştırılıyor.

9. Aşı ne zaman hazır olacak?

Corona virüsüne karşı aşı geliştirilmesinin 12 ila 18 ay alacağının sık sık tekrarlandığı dönemde umutları yeşerten haber Nisan ayı ortalarında İngiltere’deki Oxford Üniversitesi’nden geldi. Üzerinde çalışılan aşı adayı, Mart ayı sonunda yapılan klinik deney kapsamında altı maymuna enjekte edildi. Bu maymunlar, daha önce başka maymunları enfekte ettiği bilinen yüksek düzeyde Corona virüsüne maruz kaldı. Klinik deneyde maymunların hastalık belirtisi göstermediği ve en az 28 gün sonrasına kadar da sağlıklı oldukları tespit edildi.

Oxford’daki bilim adamları, yetkili mercilerden acil onay alınması halinde, insanlar üzerinde de denenmeye başlanan aşının ilk birkaç milyon dozunun Eylül ayına kadar hazır olabileceğini söylüyor. Hindistan’ın önde gelen aşı ve ilaç üreticisi Serum Enstitüsü, bu aşıyı yıl sonuna kadar 60 milyon adete kadar üretmeyi planladığını bildirdi.

10. Aşı bulununca dağıtımı nasıl yapılacak?

Virüse karşı etkili bir aşı geliştirilse bile, bu aşının dağıtımının nasıl yapılacağı belirsiz. Aşının ücretsiz olup olmayacağı ya da maliyetinin ne olacağı bilinmiyor. Uzmanlar, dünya genelinde herkesin aşıya eşit derecede erişimi olmayacağından ve zengin ülkelerin ilk dozları satın alıp yoksul ülkelerin sona kalmasından endişeli. Şimdiden bunun planlamasının yapılması gerektiğine dikkat çeken uzmanlar, herkesin uyacağı ve aşıya erişimin ülkelerin satın alma gücüne göre değil ihtiyaç ve aciliyete göre sağlanacağı bir sistemin kurulması gerektiği konusunda uyarıyor.

Grip aşısında olduğu gibi Corona virüsüne karşı geliştirilecek aşının her yıl güncellenmesinin gerekip gerekmeyeceği ise bir soru işareti.

XS
SM
MD
LG