Erişilebilirlik

Güveççi'deki Suriyeli Mültecilerden İşkence Hatıraları


İstanbul muhabirimiz Hilmi Hacaloğlu Yayladağı Kampı hazırlanırken Suriyeli mültecilerin Türkiye’de konakladıkları ilk yer olan Güveççi köyünde mültecilerin acılı anılarını dinledi

Amerika'nın Sesi Türkçe Bölümü İstanbul Muhabiri Hilmi Hacaloğlu bu kez Yayladağı'na yerleştirilen Suriyeli mültecilerin ilk giriş yeri olan sınırdaki Güveççi köyünde bir işkence mağduruyla ve yedi çocuk annesi Fato'nun başından geçenleri paylaşıyor.

Suriyeli mültecilerden işkence hatıraları

Uluslararası ajansların kamp kurduğu Güveççi Köyü, tam Suriye sınırında. Aradan bir tek dikenli tel geçiyor, karşıda ormancılıkla geçinen Aynelbeyda köyü var. Daha bir sene önce ormancıların nöbet tuttuğu yangın kulesinde şimdi kalaşnikoflu Suriye askerleri volta atıyor. Biraz kulak kabartınca telin ardından ara ara gelen silah sesleri ayırt ediliyor. Güveççi ahalisi önceki gün karşı yoldan tankların geçtiğini söylüyor. Köy aynı zamanda Yayladağı Kampı hazırlanırken Suriyeli mültecilerin Türkiye’de konakladıkları ilk yer. Güveççi’de tanıştığımız bir mülteci, işkenceden nasıl kaçtığını anlatıyor. “Gözümü bağladılar, ellerimi kelepçelediler ve sorguya götürdüler. Küçük tuvalet büyüklüğünde bir yerdi beni soydular, üzerime soğuk su tuttular ve ısrarla defaten çocuklarımın yerini sordular, bilmediğimi söyledim”.

Güveççi’de bir işkence mağduru


Tanınmasını engellemek için Ebubekir ismini kullanmamı isteyen 60 yaşındaki mültecinin dört erkek, bir kız çocuğu var. Oğullarından ikisi Suriye Ordusu’nda subayken Alevi subaylara suikast iddiasıyla dört ay cezaevinde yatmış, ancak iddialar ispatlanamayınca serbest bırakılmış. Ordu, moralleri düzelsin diye beş gün kafa izni verince Sünni subaylar, diğer erkek kardeşleriyle birlikte Özgür Suriye Ordusu’na katılmak üzere dağa çıkmışlar. “Yerlerini tespit etmek için beni gözaltına aldılar,’ oğlun teslim olmazsa seni öldürür, evini yıkarız’ diye tehdit ettiler ve beş saat mühlet vererek beni saldılar”. Ebubekir, eve gider gitmez karısını alıp köyü terk etmiş ve 6 saat dağ yolundan yürüyerek sınırı geçmiş. Şimdi dayıoğlunun evinin üst katındaki tek göz odada kalıyor.

Ebubekir, din adamlarına yapılan işkenceden, Dera’daki eylemci çocukların tırnakların sökülmesine, kadınlara yapılan sözlü tacizlere ve hileli seçimlere kadar onlarca olayı bir çırpıda anlatıyor. Rejime karşı öfkesi dinecek gibi değil. “Beşşar ve El Muhaberat olduğu sürece ülkeme geri dönmem. Çünkü geri dönersek teker teker hepimizi öldürürler. Zaten bugüne kadar binlerce insanımız öldü, yaralı sayısı 100 binlerle ifade ediliyor. Annan Planı deniyor. Bu aileler Beşşar’ı nasıl affedecek? 5-6 katlı evleri yıkılan, ocakları söndürülen insanlar bu rejime nasıl evet diyecek? O da Kaddafi gibi asla teslim olmaz çünkü Beşşar bırakacağım dese yakınları izin vermez” diye anlatıyor.

Başarısız sızma operasyonu

Derken uzun zamandır beklediğim telefon geliyor. Akşamüstü nihayet kampa girişimi ayarlayacak kontağımla buluşuyorum. Beni görünce gülüyor. Sana telefonda “eski püskü bir şeyler giy demiştim ama böyle biriyle karşılaşacağımı sanmıyordum” diyor. Aslında haksız değil. Neredeyse bir aydır sırf bu “sızma operasyonu” için uzattığım sakal, başımda kefiye, altımda yıpranmış bir kot ve allahlık pabuçlarımla onlardan farksız bir haldeyim. Kefiyeyi de usulüne göre bağlayınca her şey tamam.

Kampta yaşayan bir başka mülteci aracıyla beraber, kahvede söz edilen bahçelerden geçerek arka tarafa ulaşıyoruz. Fakat yeni gelen tedirgin, jandarma diken üstündeymiş. Bu sabah kampa giren yabancı bir gazeteci röportaj yaparken yakalanmış ve bu da büyük mesele olmuş. Kampın çevresinde bir iki tur atıyoruz ancak bir türlü çitleri aşmak için hamle yapmıyoruz. “Riskli” diyor ikinci kontak, “yakalanırsan gözaltına alınırsın bence başına iş alma. Güvenlik görevlileri alarmda istersen bir iki aileyi dışarı çıkartırım”. Kaş yapayım derken göz çıkarmak, dimyata pirince giderken eldeki bulgurdan olmak. Tam durumu karşılamasa da bu iki atasözü geliyor aklıma ve pes ediyorum, “tamam, nereye getirirsin aileleri?”


Kampın hemen dışında sınıra iki kilometre kala tandırda sembusek yapan bir yol üstü lezzet durağında beklemedeyim. Sembusek içine acı biberli sos ya da çökelek sürülen bir cins lahmacun. Kulağa pek hoş gelmese de lezzetli, zaten odun ateşinin hüküm sürdüğü bir tandırda ne pişse yenir. Sembuseğin harcını Suriyeli bir mülteci hazırlıyor, Hasna Yusuf. Günlük yevmiyesi 15 lira. “Az değil mi?” diyorum yanıt gayet açık, “ hiç yoktan iyidir”.

Biz sohbet ederken ufukta etraflarında yedi sekiz çocuğun koşturduğu iki kadın görüyorum, arkalarında kamptaki aracımız. Sabah Fato köylüsü bir kadınla birlikte geliyor. Diğer kadın yazılmamak kaydıyla ismini veriyor ama fotoğrafa girmek istemiyor malum erkek kardeşleri ve kocası Suriye’de.

Yedi çocuk annesi Fato, 15 Nisan 2011’den bu yana dul. Eşi Esad rejimine muhalefetten dört yıl cezaevinde kaldıktan sonra geçen yılbaşı salıverilmiş ancak, sonra da İdlib yakınlarındaki Khirbat al Joz bombardımanında ölmüş. 35 yaşındaki Fato, kocasının daha 40’ı çıkmadan o ay sonunda vatanını terk etmek zorunda kalmış. 1 Mayıs’ta önce Güveçci’ye yerleşmiş, Eylül'den beri de Yayladağı’nda. “Hayatta kaldığımız için Türkiye’ye ne kadar teşekkür etsek az ama kamptaki bazı güvenlik görevlileri ile hastanedeki bazı personelden asgari saygı görmediğimizi söylemek zorundayım” diye analatıyor.


Fato konuşurken dört yaşındaki oğlu fır dönüyor etrafında, kah öpüyor kah kulağına bir şey fısıldıyor. Bazen gülümsese de Fato’nun gözlerindeki derin hüzün hiç de gizlenecek gibi değil. Söylediklerinde çok ciddi: “Gelecekten korkmuyorum ama rejimin devamı bizim için felaket. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne inanmıyorum. Bizi oyalıyorlar. Tek isteğim Özgür Suriye Ordusu’nun silahlanıp Esad’ı devirmesi, diyalog yoluyla Suriye halkları özgürleşemez. Ve Allahtan başka kimse bu rejimi yıkamaz”.

Yarın: Suriye'de hala kansız devrim isteyenler var

XS
SM
MD
LG